Âb-ı hayata kavuşmak

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Âb-ı hayata kavuşan, ebediyen ölmez, ama âb-ı hayata kavuşmak kolay değildir. Arada yüksek dağlar, çok tehlikeler var, çok zordur, fakat Ehl-i sünnet itikadında olup da bu yolun büyüklerini sevenler, bu zorluklarla karşılaşmadan lütf-i ilâhi ile bu nimete kavuşmuşlardır. Âb-ı hayat, doğru imandır, sonsuz Cennettir. Ancak bu nimetin şükrü lazımdır, yoksa Allah korusun, elden gider. Şükrü, hubb-i fillah ve buğd-i fillahtır yani sevdiğini Allah için sevmek, sevmediğini Allah için sevmemektir. Allahü teâlâ İsa aleyhisselâma, (Eğer yerlerde ve göklerde bulunan bütün mahlûkların ibadetlerini yapsan, dostlarımı sevmedikçe ve düşmanlarıma düşmanlık etmedikçe, hiç faydası olmaz) diye vahyetmiştir.

Birlik ve beraberliğe dikkat etmeli, çünkü bir hadis-i şerifte, (İnsanın kurdu şeytandır. Şeytan aynı inançta olanların arasına giremez. Farklı inançta olanların arasına girip onları parçalar, dağıtır) buyurulmuştur.

İmam-ı Rabbani hazretleri gibi büyüklerimizin yolunda olan, gaflete düşüp günah işleyebilir, ama müşrik olmaz, bid'at ehli olmaz, çünkü bunlar Ehl-i sünnettir. Onları sevip, beraber olanlar da kurtulur. Bu büyüklerin gemisi, sağlam gemidir. Ocağı, iyi ocaktır. Bu geminin içinde olmalı. Bu ocaktan ayrılmamalı.

Semerkand tarafında mübarek bir zat varmış. Talebelerinden birisi de tüccarmış. Bu talebe son zamanlarda sohbetlere az gelmeye başlamış ve bir müddet sonra da hiç gelmeyince, hocası diğer talebelerine, onun nerede olduğunu sormuş. Onlar da, (Ticareti arttı, gelmeye vakti yok) demişler.

Mevsim kış, dışarıda kar yağıyor. Hocası, kar kış dinlemeyip atına atladığı gibi, o kurtulsun diye onun bulunduğu şehre gitmiş. Kapıya gelince talebesi şaşırmış, hem sevinmiş, hem de biraz korkmuş. İçeri buyur etmiş. Hocası bir selam vermiş, başka tek kelime konuşmamış. Odada ocak var ve odunlar yanıyormuş. Yemek yendikten sonra yine konuşma yok, ama hocası ocaktan korlaşmış bir odunu maşayla alıp, ocağın yanındaki taşın üzerine bırakmış. Tüccar, hocam bunu niye yaptı diye merak etmiş. Bir müddet sonra o kıpkırmızı yanan odun soğuyup kapkara olmuş. Hocası, yine konuşmadan, kalkıp dışarı çıkmış. Atına bineceği sırada talebesi yetişmiş, (Hocam, şimdi dersimi aldım, bekleyin, ben de dergâha geliyorum. Artık kovsanız da oradan ayrılmam) demiş.

Hocası demek istiyor ki: (Sohbetten ayrılırsanız, ayrı kalırsanız, soğumaya başlarsınız, sonra sönersiniz. Sonra siyahlaşırsınız, sonra muhalefet edersiniz, daha sonra da düşman olursunuz.)

Sohbet imkânı yoksa, o büyüklerin kitapları okunmakla da, sohbete kavuşulmuş olur.

Ölü ziyareti

Sual: (Bir mezhebi taklit etmem, tahkik ederim) diyen birisi, şimdi de, (Ben ölüleri, ölü kabirlerini ziyaret etmem, benim ölülerle işim yoktur. Ben dirileri ziyaret ederim) diyor. Ölüleri ziyaret etmek dine aykırı mıdır?
CEVAP
Öyle kimselerin sözlerinin hiç kıymeti yoktur. Nakli esas almayanların sözleri geçersizdir. Kabir ziyaretini caiz görmemek, Ehl-i sünnet itikadına aykırıdır. İbni Hacer-i Mekki hazretleri, (İbni Teymiyye, kabir ziyaretine karşıydı) buyuruyor. (Fetava-i Hadisiyye)

Ölüleri, ölü kabirlerini ziyaret etmek sünnettir. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Kabir ziyaretini önce yasaklamıştım. Şimdi ziyaret ediniz! Böylece ibret alır, dünyaya gönül vermekten kurtulur, ahireti hatırlarsınız) [İbni Mace]

(Bir müminin kabrini ziyaret ederken, “Allahümme innî es’elüke-bi-hürmeti Muhammed aleyhisselam en lâ tüazzibe hâzel-meyyit” denirse, o ölünün azabı kıyamete kadar kaldırılır.) [Etfal-ül müslimin]

(Ana babasının kabrini Cuma günleri ziyaret edenin günahları affolur, haklarını ödemiş olur.) [Tirmizi]

(Ölünün mezardaki hâli, imdat diye bağıran, denize düşmüş kimseye benzer. Boğulurken, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, ölü de, ana babasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duayı gözler. Ona bir dua gelince, dünyaya ve dünyada olanların hepsine kavuşmaktan daha çok sevinir. Allahü teâlâ, yaşayanların duaları sebebiyle ölülere dağlar gibi çok rahmet verir. Dirilerin, ölülere hediyesi, onlar için dua ve istiğfar etmektir.) [Deylemi]

Görüldüğü gibi, (Ben ölüleri ziyaret etmem, benim ölülerle işim yok) demek, İbni Teymiyye’nin sözünü esas alıp, bu hadis-i şeriflere önem vermemek olur. Bunu da ancak mezhepsiz yapar. Mezhebi olan Müslüman, Resulullahın emirlerine uyarak ölüye dua eder, bir Fatiha okur.

Bir kabre iki ölü
Sual: Birisi öldükten beş yıl sonra aynı mezara başka bir ölünün konması caiz midir?
CEVAP
Bir ölü çürüyüp, kemikleri toprak olmadan, bu mezara başkası gömülemez. Başka mezar kazılamazsa, kemikler toplanıp, mezar içinde, toprakla örtülerek, başkası, toprağın öte yanına gömülebilir. Ölü çürüyüp, toprak olunca, bu mezara başkası defnolunabilir. (S. Ebediyye)

Ölünün ne kadar sene sonra çürüyeceği toprağın durumuna bağlıdır. Bazı topraklarda tez, bazı topraklarda çok geç çürür. Beş yılla kayıtlamak yanlış olur.

İlim öğretirken

Sual: İlim öğretirken nelere dikkat etmelidir?
CEVAP
İlmi, öğrenip amel etmek isteyene öğretmeli! İlmin kıymetini bilmeyene, başka maksatla sual sorana, ilim öğretmek doğru olmaz. İki hadis-i şerif meali şöyledir:

(İlmi, ehli olmayana öğretmek, onu kaybetmek demektir.) [İbni Ebi Şeybe]

(İlmi layık olmayana öğretmek, domuzun boynuna mücevher takmak gibidir.) [İbni Mace]

Allah rızası için, ilim öğrenmek maksadıyla sual soranlara güzel muamele etmeli. Üç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Sual sorup, ilim öğrenmek için gelenleri güzel karşılayın! “Resulullahın emrettiği ilmi öğrenmeye hoş geldiniz” diyerek sorularını cevaplandırın ve problemlerini güzelce çözmeye çalışın!) [İbni Mace]

(İlim öğrendiklerinize hürmet edin ve ilim öğrettiklerinize de ikram edin!) [İbni Neccar]

(İlim öğrettiklerinize de tevazu gösterin! Zorba âlim olmayın!) [Hatib] 

Bu husus, diğer ilimler için de geçerlidir. Mesela öğretmenlerin de bunlara dikkat etmesi, öğrencilerini sevmesi ve kendini de onlara sevdirmesi gerekir. Sevgi olmadan, öğrenmek ve öğretmek zordur.

Eshab-ı kiram kitabı
Sual: Hakikat Kitabevi yayınlarından Eshab-ı kiram kitabında neler var?
CEVAP
Eshab-ı kiram kitabının başında, Eshab-ı kiramın üstünlüğü, Eshab-ı kirama dil uzatanların haksız ve cahil oldukları anlatılmakta, ayrıca ictihadın ne olduğu açıklanmaktadır.

Tenbih kısmında, iftiralarla dolu Hüsniye kitabına cevap verilmekte, bir kısmında da, büyük İslâm âlimi İmam-ı Rabbani hazretlerinin ve Seyyid Abdülhakim-i Arvasi hazretlerinin örnek hayatları anlatılmaktadır.

Müslümanların iki göz bebeği kısmında, Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer’in üstünlükleri, İslam’da ilk fitne kısmında, Eshab-ı kiram arasındaki hâdiseler, İmam-ı Rabbani hazretlerinin kaleminden çok güzel ve açık olarak izah edilmekte, Ehl-i beytin ve Eshab-ı kiramın hepsini sevmenin, Ehl-i sünnet olmanın temel şartı olduğu açıklanmaktadır.

Kitapta ayrıca, İmam-ı Rabbani ile Muhammed Masum hazretlerinin Mektubat kitaplarından, çok kıymetli mektuplar vardır. Sonunda da, kitapta ismi geçen 265 zatın hayatları kısaca anlatılmaktadır.

Önsözünde de özetle deniyor ki:

“Daha Eshab-ı kiram zamanında, Müslüman olduğunu söyleyerek Abdullah bin Sebe adını alan Yemenli bir Yahudi, Müslümanlar arasına ilk olarak fitne, ikilik soktu. Bozuk bir çığır açtı. Resulullah’ın Eshabını kötülemeye kalkıştı. Sonraları, nice din düşmanları, Müslüman adı alarak, hatta din adamı şekline bürünerek, bozuk, sapık yollar meydana çıkardı. Milyonlarca Müslümanın doğru yoldan ayrılmasına sebep oldular.

Resulullah, ümmetinin başına gelecek bu hâli haber vererek, (Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacak. Bunlardan yetmiş ikisi, doğru yoldan saparak, Cehenneme gidecek. Bir fırkası, benim ve Eshabımın izinde, doğru yolda kalacaktır) buyurdu. Doğru yolda kalan bu fırkaya Ehl-i sünnet denildi. İşte bu kitapta, diğer fırkaların bozuk ve çürük iftiraları, Ehl-i sünnet âlimlerinin Kur’an-ı kerimle ve hadis-i şeriflerle bildirdikleri doğru inanışlar, çok değerli vesikalarla açıklanmıştır.”

Bu kıymetli kitap, (0 212) 523 45 56 numaralı telefondan ve www.hakikatkitabevi.com ile www.dinimizislam.com sitelerinden sipariş edilebileceği gibi, bu sitelerden ücretsiz okunabilir, indirilebilir ve sesli olarak da dinlenebilir.

Eski mürşidler
Sual: Eskiden Mürşid-i kâmil olan zatlar, müridlerinin hallerinden nasıl haberdar olurdu?
CEVAP
Bazıları, Hazret-i Ömer’in gördüğü şekilde, televizyon ekranındaki gibi net görürlerdi, buna tayy-i mekân denir. Bazıları da, tevilli olarak, yani alametlerini görüp anlarlardı. Bazıları da, hiç görmeden kalblerine ilham olunurdu.

Fâsıkla evlenmek

Sual: Namaz kılmayan ve tesettüre riayet etmeyen Hıristiyan bir kızla evlenmek caiz olduğuna göre, namaz kılmayan, oruç tutmayan açık saçık giyinen bir Müslüman kızla evlenmenin daha iyi olacağını düşünüyorum. Bu görüşüm yanlış mıdır?
CEVAP
Hıristiyan kızla evlenmek tahrimen mekruhtur, harama yakındır. Yani Hıristiyan kızla evlenmek zaruretsiz caiz olmaz. Bugün kitap ehli yani Hıristiyan kız da bulmak çok güçtür. Çoğu müşriktir. Müşrikle evlenmek ise kesinlikle caiz değildir. Kitap ehli kız bulunsa bile, Hıristiyan yani kâfir kızla, fâsık Müslüman kız mukayese edilmez. Hıristiyan kızın başını kapatması ve hiçbir ibadeti yapması gerekmez, çünkü gayrimüslimin önce iman etmesi gerekir. İmansız ibadetlerin faydası olmaz. Âhirette Hıristiyan kadına, niye namaz kılmadın, niye oruç tutmadın, niye içki içtin diye sorulmaz. Ona sadece niye Müslüman olmadın diye sorulur, ama Müslüman kadının namaz kılma zorunluluğu vardır, içki içemez, saçlarını açamaz. Böyle bir kadın fâsık olur. Fâsık, çekinmeden, açıkça günah işleyen, mesela beş vakit namaz kılmayan, açık gezen kimse demektir. Fâsıkla evlenmemeli, çünkü Şir’at-ül İslam kitabındaki hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Kızını fâsıkla evlendirenin duası ve ibadetleri kabul olmaz.)

(Fâsıkla evlenmeye razı olanın, kabrinden kalkarken, alnında “Allah’ın rahmetinden ümidini kesmiş” yazısı bulunur.)

(Şefaatime kavuşmak isteyen, kızını fâsıkla evlendirmesin!)

S. Ebediyye’deki bir hadis-i şerif meali de şöyledir:

(Bir kimse, kızını fâsıka [kötü kimseye] verirse, Allahü teâlânın emanetine hıyanet etmiş olur. Emanete hıyanet edenlerin gideceği yer, Cehennemdir.)

Görüldüğü gibi, Hıristiyan kızla da, fâsık kızla da evlenmek uygun değildir. Saliha bir kızla evlenmek ise bir nimettir.

Allah ismi

click to zoomSual: Allah ismi de, Esma-i hüsna’dan mıdır, bu ismin anlamı nedir?
CEVAP
Evet, Allah ism-i şerifi, Esma-i hüsna’nın yani Allahü teâlânın isimlerinin birincisidir.

Bu ism-i şerif, Allahü teâlânın her isminin vasfını ihtiva eden öz ismidir. Cenab-ı Hakk’ın has ismidir. Bu itibarla diğer isimlerin ifade ettiği bütün güzel vasıfları ve ilâhî sıfatları içine alır. Diğer isimler ise, yalnız kendi mânâlarına delâlet ederler. Bu bakımdan Allah isminin yerini hiçbir isim tutamaz. Bu isim, Allah’tan başkasına mecazen de olsa verilemez. Diğer isimlerinden bazılarının ise, Allah’tan başkasına isim olarak verilmesi caizdir.

Allahü teâlânın 99 ismine Esma-i hüsna denir. Onun isimleri, İslamiyet’in bildirmesine bağlıdır. Sadece İslamiyet’in bildirdiği isimlerle çağrılır ve onlarla zikredilir. Bunlardan başka isimlerle çağırmaya ve zikretmeye, İslamiyet izin vermemiştir. (Birgivi vasiyetnamesi şerhi)

Allahü teâlâya Tanrı demek, Tanrı diye zikretmek günah olur. Allah ismini kullanmak istemeyip, bunun yerine, Tanrı demek veya 99 isimden birini bile kullanmak istemek, çok büyük ve çirkin suç olur. (S. Ebediyye)

Yani, Allah ismini kasten kullanmak istemeyip de, başka bir isim kullanmak caiz değildir. Mesela Allah ismini söylememek için, kasten Rab, Rahman, Hak gibi isimleri bile söylenmez. Yani burada suç olan, Allah ismini kullanmayı istememektir. Allah ismini kullanmamakta ısrar edip, Esma-i hüsna’daki diğer isimleri kullanmak suçtur. Yoksa Allah ismini kullanırken, Esma-i hüsnayı da, kullanmakta mahzur yoktur.

Allahü teâlânın ismini söyleyince, işitince, yazınca, Sübhanallah, Tebarekallah, Celle-celalüh veya Teâlâ gibi saygı sözlerinden birini söylemek, yazmak birincisinde vacib, tekrarında ise müstehabdır. C.C. diye kısaltarak yazmak zaten uygun değildir.

Niyetin sevabı
Sual: Bir hayır kurumuna Allah rızası için 50 lira veren kimse, (İmkânım olsaydı, 500 lira verirdim) diye niyet etse, bu niyetinden dolayı sevab kazanır mı?
CEVAP
Evet, ihlâsla niyet edince, vermiş gibi sevab kazanır, fakat niyetle birlikte bizzat vermenin sevabı daha çoktur. (Niyet edince, para verilmese de nasıl olsa sevab kazanılıyor) diye niyet edilince, sevab kazanılmaz.

İslam peygamberi demek

Sual: Peygamber efendimize, İslam peygamberi demek uygun mudur?
CEVAP
Kesinlikle uygun değildir. Peygamber efendimiz, Resulullah efendimiz demelidir. Kur’an-ı kerimde mealen, (Seni âlemlere rahmet olarak gönderdim) ve (Seni bütün insanlara Peygamber gönderdim) buyurulmasına rağmen, Miracı ve başka mucizeleri, tevil suretiyle inkâr eden Hamidullah ise, yazdığı kitaba, yalnız Müslümanların Peygamberi olduğunu anlatan İslam Peygamberi ismini vermiştir. Kâfirlerin inançları böyledir, ama Müslüman olan böyle inanmaz ve böyle yazmaz. İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:

Peygamberlerin en yükseği, son Peygamber olan Muhammed aleyhisselamdır. Yeryüzündeki dinli dinsiz herkese, her yere, her millete Peygamber olarak gönderilmiştir. Bütün insanların, meleklerin ve cinlerin Peygamberidir. Dünyanın her yerinde, herkesin, o yüce Peygambere tâbi olması, uyması lazımdır. (Kimya-i saadet)

İki hadis-i şerif meali de şöyledir:

(Ben insanların tamamına peygamber olarak gönderildim.) [Buhari]

(Her peygamber yalnız kendi kavmine geldi, ben ise bütün insanlara gönderildim.) [Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai]

O halde her Müslüman, Hamidullah gibi İslam peygamberi dememeli, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde bildirdiği gibi, bütün insanların peygamberi demelidir.

Evlilik görüşmesinde
Sual: Taraflar, yakınları tarafından gerekli araştırmayı yapıp karar verme safhasındayken, sünnet olan evlilik görüşmesinde, her iki taraf, neler konuşur, neler yapar?
CEVAP
Sadece görünüşüne, konuşmasına, sağır, dilsiz, kör, topal, çolak gibi bedenî bir kusurunun olup olmadığına bakılır. Orada evlilik pazarlığı yapılmaz. Ben şunları isterim gibi şeyler söylenmez. Onlar daha önce yakınları tarafından konuşulup karara bağlanır. Evlilik görüşmesinde, her iş bittikten sonra, sadece görünüşe bakılır.

Cesed beden demektir

Sual: S. Ebediyye kitabında deniyor ki:
(Ehl-i sünnet vel-cemaat âlimleri buyurdu ki, miracda, ruh ve cesed birlikte olarak, Mekke-i mükerreme’den Kudüs’e ve oradan, yedi kat göke ve sonra Sidre denilen yere ve Sidre’den Kâbe kavseyn makamına, uyanık olarak, gece, bir anda götürülmüş ve getirilmiştir.)
Cesed, ruhsuz bedene denmiyor mu? (Ruh ve cesed birlikte) demek yerine, (Ruh ve beden birlikte) demek gerekmez mi?
CEVAP
Bazı kelimelerin birkaç mânâsı olur. Bu da cümledeki durumuna göre mânâsı değişir. Örnek verelim:

Harç kelimesinin birkaç manası vardır. Mesela maliyede harç demek, vergi demektir. İnşaatta, su, kum karıştırılmış çimento demektir. Ziraatta, gübre karıştırılmış toprak demektir. Mutfakta da harç vardır: Köfte harcı, dolma harcı gibi. Maliyenin harcı, çimento değildir. Ziraattaki harç, vergi değildir. Mutfaktaki köfte harcı da, vergi veya çimento değildir.

Piyasada birçok Osmanlıca sözlük vardır. Hepsinde de cesed için; ten, gövde, vücut, beden, ruhsuz vücut diye yazar. Ruh ve cesed kelimeleri birlikte kullanılınca, ruhsuz yani ölü beden anlaşılmaz. Ölünün cesedi soğuktur denirse, ruhsuz beden olduğu anlaşılır. Cesedin çoğulu ecsaddır. Cesedler, cisimler, tenler, vücutlar demektir. Mesela madde âlemine, âlem-i ecsad denir.

Bir de cümlenin sonunda, (Uyanık olarak, gece, bir anda götürülmüş ve getirilmiştir) deniyor. Uyanık dendiği için de, ölü denmediği, canlı olarak götürüldüğü pek açıktır.

Âlim ve Alîm isimleri
Sual: S. Ebediyye’de, (Allahü teâlâya âlim denir, fakat âlim demek olan fakîh denmez, çünkü İslamiyet Allahü teâlâya fakîh dememiştir) deniyor. Esma-ül-hüsna’da Âlim diye bir isim yok, el-Alîm ismi var. Allahü teâlânın Âlim ismi de mi vardır?
CEVAP
Evet, vardır. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:

(Gaybı ancak Allah bilir. O, Âlim-ül-gayb [gaybı bilen]dir.) [Haşr 22]

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri de buyuruyor ki:

Allahü teâlânın isimleri sonsuzdur. İnsanlara bildirilen binbir ismi var diye meşhurdur. Bunlardan 99’una Esma-ül-hüsna denir. (İtikadname)

Verdiği altınları zekâta saymak
Sual: Dinen fakir olana altın takan kimse, bunları daha sonra, vereceği zekâta sayabilir mi?
CEVAP
Altın fakirde bulunduğu müddetçe, sayabilir. Fakir altını harcamışsa zekâta sayılamaz. (S. Ebediyye)

Evliya sevgisi

click to zoomSual: Evliya menkıbelerine çok yer vermek doğru mudur?
CEVAP
Ne kadar çok yer verilse o kadar iyidir, çünkü Evliya zatlar, her işinde İslamiyet’e uyarak, Allahü teâlânın rızasını kazanmış kimselerdir. Onların yaşayışı, bizim için en güzel örnektir. Yani onların menkıbelerini, İslamiyet’i nasıl yaşamak gerektiğini anlatmak için, nakletmek gerekir.

Eshab-ı kiramın ve Evliya zatların hayatlarını okumak, iyi huylu olmaya sebep olur. (Berika)

Lüzumundan fazla fıkıh bilgisi öğrenirken, Evliya zatların sözlerini ve hayatlarını öğrenmek müstehab olur. Bunları okumak, kalbde ihlâsı arttırır. (Hadika)

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:

Çok çalışınca, çok ibadet yapınca, beden yorulur. Hareket etmek istemez. Bu zaman uyumakla veya salih zatların hayat menkıbelerini okumakla yahut mubah olan eğlencelerle bedeni neşelendirmeli. Böyle yapmak, usanarak ibadet yapmaktan efdaldir. (İ. Ahlakı)

Sıbgatullah Arvasi hazretleri de buyuruyor ki:

Evliya menkıbelerini okumak, dinlemek Allah sevgisini artırır. Eshab-ı kiramın menkıbeleri, imanı kuvvetlendirir, günahları mahveder. (Evliyalar Ansiklopedisi)

Evliya zatların menkıbeleri okununca onlar hatırlanır ve günahlara kefaret olur. Onların hatırlanması Allahü teâlânın hatırlanmasına sebep olur. Dört hadis-i meali şöyledir:

(Salihleri [Evliya zatları] anmak günahlara kefarettir.) [Deylemi]

(Evliya görülünce, Allah hatırlanır.) [İbni Mace]

(Öyle zatlar vardır ki, Allah’ı hatırlamanın anahtarıdır. Onlar görülünce Allah hatırlanır.) [Taberani]

(Allahü teâlâ buyurdu ki: “Ben zikrolunduğum zaman Evliyam hatırlanır. Onlar zikrolununca da, ben hatırlanırım.”) [İ. Begavi-Mesabih]

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:

Zikir, hatırlamak demektir. Allahü teâlâyı hatırlamak, Onun ismini söylemekle veya çok sevdiği Evliya bir zatı görmekle olur. Evliyayı severek, inanarak görünce, muhakkak hatırlanacağı müjdelendi. Görmek, gözle olduğu gibi, Evliya zatın şeklini, suretini, kalbine, hayaline getirmekle de, görmüş gibi olup, Allahü teâlâyı hatırlamaya sebep olur. (2/46)

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî hazretleri buyuruyor ki:

Hasta yanında, Evliya, âlim ve salih zatların menkıbeleri ve sözleri konuşulmalı, bunlara sevgisi arttırılmalıdır. Evliya-yı kiramdan bahsetmek, rahmete sebep olur. (Sefer-i ahiret risalesi)

Nefsi tezkiye, dine uymakla, sonra La ilahe illallah zikrini çok söylemekle, sonra Evliya bir zatın sohbetiyle ve kitaplarını, menkıbelerini okumakla olur. (İ. Ahlakı)

Bir başka husus da, dinin, imanın esası, Allahü teâlânın dostlarını sevmek ve sevmediklerini sevmemektir. Yani hakiki imana kavuşmak için, bu büyük zatları sevmek şarttır. İnsan, tanımadığı kimseleri sevemez. Evliya menkıbelerini okuyup, Allah dostlarını hatırlamak ve sevmek gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:

(İmanın temeli, Allah’ın dostlarını sevmek ve kâfirleri yani Allah’ın düşmanlarını, din düşmanlarını sevmemektir.) [İ.Ahmed]

Fıkıh âlimi Muhammed bin Hüseyin Beclî de, Resulullahı rüyada gördü. En iyi amel nedir diye sordu. (Evliyanın yanında bulunmaktır) buyurdu. Yaşayan Evliya bulamazsak deyince, (Diriyken de, ölüyken de onu sevmek, en kıymetli ameldir) buyurdu. (Sefinet-ül Irakıyye)

Zekatın önemi

Sual: Zekâtın önemi nedir?
CEVAP
Kur’an-ı kerimde, çok yerde namazla zekât beraber bildiriliyor. (Namazı kılın, zekâtı verin) buyuruluyor. Zekât vermeyene, Allah lanet eder. Kıtlıklara maruz kalır, temiz malını kirletmiş olur, o mal telef olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Allah’a ve Resulüne inanan, zekât versin!) [Taberani]

(En faziletli ibadet namaz, sonra zekâttır.) [Taberani]

(Hastayı sadakayla, malı zekâtla koruyun!) [Deylemi]

(Zekât vermeyenin namazı kabul olmaz.) [Taberani] (Zekât vermemek haram olduğu için, böyle günahkârın kıldığı namaz, sahih olup borcu ödenirse de, namazdan hâsıl olacak sevaba kavuşamaz.)

(Zenginlerin zekâtı fakirlere kâfi gelmeseydi, Allahü teâlâ fakirlerin rızkını başka yollardan verirdi. Aç kalan fakir varsa, zenginlerin zulmü yüzündendir.) [El-Askeri] (Eli ayağı tutup da çalışabilenlerin zekât istemesi haramdır. İstemediği halde kendisine zekât verilirse, alması günah olmaz. Zekât, nisaba malik olmayıp çalışamayacak kadar hasta, sakat olanlara ve çalışıp da güç geçinenlere verilir. Allahü teâlâ böyle fakirleri milletin içinde kırkta bir oranında yaratmıştır.)

Resulullah efendimiz, (Zekâtı verilmeyen mallar, ejderha olup sahibinin boynuna sarılır) buyurup şu mealdeki âyet-i kerimeyi okudu:

(Hak teâlânın ihsan ettiği malın zekâtını vermeyenler, iyi ettiklerini, zengin kalacaklarını zannediyorlar. Hâlbuki kendilerine kötülük etmiş oluyorlar. O mallar Cehennemde azap aleti olacak, yılan şeklinde boyunlarına sarılıp baştan ayağa kadar onları sokacaktır.) [Âl-i İmran 180]

Bu acı azaplardan kurtulmak için, malların zekâtını, tarla mahsullerinin, sebze ve meyvenin uşrunu vermek şarttır. Zekât kırkta bir, uşur onda bir verilir. Kur’an-ı kerimde, (Malı, parayı biriktirip zekâtını vermeyene çok acı azabı müjdele! Zekâtı verilmeyen mal, para, Cehennem ateşinde kızdırılıp, sahibinin alnına, böğrüne, sırtına mühür gibi basılacaktır) buyuruldu. (Tevbe 34, 35)

Namaz kılmayan, oruç tutmayan bir Müslümanın da zekât vermesi gerekir.

Zekât vermemek ve borcunu ödememek haramdır. Din kitaplarında, (Haram işleyenin, haram yiyenin duası kabul olmaz) ve (Farz borcu olanın nafileleri kabul olmaz) buyuruluyor. Zekât vermeyen zengin, binlerce fakirin hakkını gasbetmiş olduğu için ve Allahü teâlânın emrini yapmadığı için, bunun hiçbir hayratı, hasenatı kabul olmuyor. İmkânı varken borcunu ödemeyen de, böyle haklar altında kalmaktadır.

Akıntı abdesti bozar

Sual: (Kadınların günlük akıntısı necis değildir, abdesti de bozmaz. Eski âlimler, akıntının özelliğini bilmedikleri için, abdesti bozar demişlerse de, teknolojinin ilerlediği günümüzde, akıntının necis olmadığı tespit edilmiştir) denilmesi uygun mudur? Akıntının necis olup olmamasının teknolojiyle ne alakası var? Mesela idrar necis midir değil midir? Din ilmi bunu bilemez mi? İlla tahlil mi yaptırmak gerekir? Dinimiz, (Önden ve arkadan çıkan şeyler abdesti bozar) dememiş midir? İdrar yolundan çıkan sıvı nasıl temiz olur? Normal bir su bile çıksa kirlenmez mi?
CEVAP
Eski âlimleri kötülemenin teknolojiyle alakası yoktur. Bu, dinde reformcuların bir oyunudur. Fıkıh kitaplarında buyuruluyor ki:

Hanefi mezhebinde yedi şey, abdesti bozar: Birincisi, önden ve arkadan çıkan şeyler abdesti bozar. Lavman aletinin ucu ve insan parmağı, arkadan sokup çıkarılınca, etrafı yaşsa bozar. Bir şeyin hepsi girip çıkarsa, abdesti de, orucu da bozar. (Halebî)

Kadın, [memba suyu ile] vajinal lavaj yapınca, çıkan sıvı, abdesti bozar. (S. Ebediyye)

Temiz olan memba suyu bile, idrar yoluna girip çıkınca kirlendiği için, abdesti bozuyor. Öne veya arkaya sokulan parmak, ıslak çıkınca içeriden necis bir sıvı çıktığı için abdest bozuluyor. Kadınların tabiî akıntısının, memba suyu gibi temiz olduğunu kabul etsek bile, idrar yolundan çıktığı için abdesti bozuyor.

Türedilerin, Resulullahın varisleri olan âlimleri cahillikle suçlamaları, kıyamet alametlerindendir. Birkaç hadis-i şerif meali şöyledir:

(Bu ümmetin son zamanlarında gelenleri, önceki âlimleri kötülediği zaman, ilmini gizleyen, Allah’ın indirdiği Kur’anı gizlemiş olur.) [İbni Mace, İbni Adiy, İbni Asakir]

(Öyle bir zaman gelecek ki, sonra gelenler, önceki âlimleri cahillikle suçlayacak.) [Asakir]

(Din âlimi kalmayacak, din adamı yerine geçirilen cahiller, bilmeden fetva verecek, herkesi, doğru yoldan çıkarmaya çalışacak.) [Buhari]

(Her asır, önceki asırdan daha bozuk olur. Böylece Kıyamete kadar hep bozulur.) [Tezkire-i Kurtubi muhtasarı, Hadika]

(Kıyamete yakın ilim azalır, cehalet artar.) [İbni Mace]

Eski âlimlerimizi kötüleyen türedilere yazıklar olsun!

Dört mezhep
Sual: İslam Ahlakı ve F.Bilgiler kitabında, (Benim mezhebim doğrudur, yanlış olma ihtimali de vardır ve diğer üç mezhep yanlıştır, doğru olma ihtimali de vardır) deniliyor. Bu ne demektir?
CEVAP
Aşağıda açıklandığı gibi, dört hak mezhepten birine uyan kimse, (Benim mezhebim doğrudur) demezse, zaten o mezhebe uyması uygun olmaz, fakat buradaki yanlış ifadesi, bâtıl, geçersiz demek değildir. Mezhebimizin hükümlerinden farklı bir ictihad demektir. İctihadın yanlış olduğu zaten bilinemez. Yani ictihad, başka bir ictihadla geçersiz hale getirilemez.

Müctehid, bir işin nasıl yapılacağını anlamaya çalışırken yanılırsa, günah olmaz, sevab olur. Uğraşmasının sevabını kazanır, çünkü insana gücü, kuvveti yettiği kadar çalışması emrolundu. Müctehid yanılırsa, çalışması için bir sevab verilir. Doğruyu bulursa, on sevab verilir. Eshab-ı kiramın hepsi büyük âlim, yani müctehid idiler. Bunlardan sonra gelenler arasında, ilk zamanlar ictihad yapabilecek büyük âlim çoktu. Bunların her birine nice kimseler uyardı. Zamanla, bunların çoğu unutularak, Ehl-i sünnet içinde, yalnız bu dört mezhep kaldı. Sonraları, olur olmaz kimseler çıkıp da, müctehidim diyerek, bozuk fırkalar çıkarmamaları için, Ehl-i sünnet, bu dört mezhepten başka mezhebe uymadı. Bu dört mezhepten her birine, Ehl-i sünnetten milyonlarca kimse uydu. Dört mezhebin itikadı bir olduğundan, birbirine yanlış demez, bid’at sahibi, sapık bilmezler. Doğru yolun, bu dört mezhepte olduğunu ve her biri kendi mezhebinin doğru olmak ihtimalinin daha çok olduğunu bilir. İctihad ile anlaşılan işlerde, İslamiyet’in açık emri bulunmadığı için, bir kimsenin mezhebi yanlış olup da, diğer üç mezhepten birisinin doğru olma ihtimali varsa da, herkes (Benim mezhebim doğrudur, yanlış olma ihtimali de vardır ve diğer üç mezhep yanlıştır, doğru olma ihtimali de vardır) demelidir. (F. Bilgiler)

Diğer üç mezhep de hak olduğu için, bir ihtiyaç olunca, o konudaki diğer mezhebin hükmünü taklit etmek caiz olur. (Mizan-ül Kübra)

Kurtulan kurtarır

Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:

Her Müslümanın maksadı, (Allahü teâlânın dinine biraz daha fazla nasıl hizmet ederiz, bir insanı daha nasıl Cehennemden kurtarırız) olmalıdır. Kurtarmak için, önce kurtulmak lazımdır.

Doğru namaz kurtarıcıdır. Doğru namaz; doğru gusle, doğru abdeste, doğru itikada yani Ehl-i sünnet itikadına bağlıdır. Bunlar tam olmadan, namaz tam olmaz. Herkes, her şeyden önce bunları öğrenmeli, eksiği varsa tamamlamalı. Sorumlu olduklarına da öğretmeli. Her müminin birinci vazifesi, ateşten korunmaktır. Kendi korunmayan, kendisi yanan, başkasını yanmaktan nasıl kurtarır? Gelişigüzel ibadet, rastgele hizmet olmaz. (Yap da, nasıl yaparsan yap) sözü, din cahillerinin sözüdür.

İnsan gece gündüz tam bin sene tesbih çekse, bunun hepsi, yarım sayfa, dinini, imanını doğru öğreneceği kitabı okumak yerine geçmez, çünkü tesbih çekmek nafile ibadettir. Kendimize lazım olan ilmi öğrenmek ise farzdır. Nafile, farzın yanında denizde damla değildir. İslamiyet ilim dinidir. Bilinmezse, İslamiyet olmaz. İlimsiz din olmaz, din olmayınca da ilim olmaz. Bu ikisi birbirinden ayrılmaz. Evet, iman etmek şart, ama imandan sonra ilk iş, ilim öğrenmektir, çünkü namaz da kılsak, oruç da tutsak, ticaret de yapsak, yaptığımız işin ilmini bilmek şarttır. Peygamber efendimiz, (İlim bulunan yerde Müslümanlık vardır. İlim bulunmayan yerde Müslümanlık kalmaz) buyuruyor.

Kuşun son sözü

Birkaç arkadaş ava gider. Uzun süre bir şey vuramazlar. Sonunda ufak bir kuşu bacağından vururlar. Kuş, can havliyle uçmaya başlar. Kuş kaçar, onlar kovalar. Derken kuş, uzakta kendilerinden geçmiş ve sesli zikreden bir topluluk görür. Çok sevinir, bunlara sığınayım, beni avcılardan kurtarsınlar der. Son bir gayretle kendini şeyhin önüne atar, ama yaralıdır, dermanı da kalmamıştır. Şeyh ve talebeleri, zikirle kendilerinden geçmişlerdir. Kuştan haberleri bile olmaz. Zavallı kuş, oracıkta can verir. Zikir bitince şeyh gözlerini açar, önünde ölü bir kuş görür, üzülür. Talebelerine, (Bakın, kuş zikre dayanamadı, kuş kadar olamadık) der. Talebeleri de, doğru diyerek üzülürler.

Ancak şeyh, o gece rüya görür. Âhirette mahkeme kurulmuş. Kuş, şeyhten davacı. Kuşa, anlat diyorlar. Kuş da, (Yaralıydım, avcılardan kaçıyordum, can havliyle kendimi bu şeyhin önüne attım, beni kurtarmadı) diyor. Şeyhe, cevap ver diyorlar. Şeyh de, (Zikirde kendimden geçmişim. Görmedim, haberim olmadı) diyor. (Tamam, sen kendinde değildin, mazeretin var. Sana ceza yok) diyorlar. Kuşa da, (Dava bitti, ama son sözün ne?) diyorlar. Kuş da, (Bu şeyh benim gibi küçücük kuşu kurtaramadı, kendini ve talebelerini mi kurtaracak?) diyor.

Uçan Daire ve UFO Yalanları

Sual: Uzaylı insanların varlığı doğru mudur? UFO gerçek midir?
CEVAP
Asırlardır, dinsizler, dinleri inkâr etmek için çeşitli yalanlar uydurmuşlardır. Mesela, Âdem aleyhisselamı inkâr etmek için ilk insanların vahşi olduğunu, maymundan geldiğini, dil bilmediğini de söylerler. Halbuki Allahü teâlâ, bütün eşyanın, ismini, ilmini ve sanatını Hazret-i Âdem’e öğrettiğini bildiriyor. (Bekara 31)

“Tanrıların Arabaları” diye kurgu yazılar yazan Erich von Daniken bunlardan biri, Mısır Piramitleri gibi harikaları görünce, (Bunları insan yapamaz. Tanrılar yapmış olabilir) düşüncesiyle hayaller üretmiştir. Gayrimüslim kafası, tanrı çok olursa çok iş yapar sanıyor. Her şeye gücü yeten bir Allah’ı düşünemiyor.

Dinsiz, tanrıya inanmaz. Fakat Müslümanların itikadlarını bozmak için birçok tanrının olduğunu söyler. Bunun için Gök tanrıları veya Tanrıların Arabaları demeleri de inkârcılıklarından ileri gelmektedir. Cennetle, Cehennemle alay ederler. (Cehennemde dansözler var. Biz Cenneti değil, Cehennemi isteriz) derler. Bunları, Cehenneme inandıkları için değil, inananlarla alay etmek için söylüyorlar. Çok tanrıdan bahsetmeleri de bundandır.

İnsan maymundan gelmiş diyenlere, yani evrim masalına, bilim havası vermek için antropolog demişlerdir. Aslında vicdanlı bir biyolog veya antropolog, ilme ihanet etmez. İnsan kafatasına maymun veya domuz dişi koyup ilim adına ortaya sürmez... [Geniş bilgi için Darwin ve Evrim Teorisi maddesini okuyunuz.]

Bu işleri dinsizler yürütürken, bazı Müslümanların da UFO yalanına inanmaları, hele bazı Müslümanların, (Merih’te Müslüman kardeşlerimiz var) demesi üzerine bu yazıyı yazmak bize vacip oldu. Bu yazıyı yazmaya karar verince, birkaç kişiye söyledim. İmanlı bir zat, (UFO’lar hakkında size bir brifing vereyim dedi. Üç arkadaşla birlikte bir saat kadar süren brifingi izledik. Bu da, Daniken’in etkisinde kalmış. UFO diye bize, kazılarda bulunmuş tarihi eserleri gösterdi. Diyelim ki o eserleri şimdi yapmak mümkün değil. Bu neyi gösterir? O devrin teknikte çok ileri olduğunu gösterir. Kazılarda medeniyetlere rastlanması, eski insanların tamamının vahşi olmadıklarını göstermektedir. Kazılarda ilkel toplumlara da rastlanması medeniyetlerin zirveye çıktığını, sonra çeşitli sebeplerle yıkıldığını göstermektedir. Medeniyetler zirvede iken, teknik çok ileri idi. Tıb da çok ilerlemişti, her hastalığın çaresi bulunuyordu. Her medeniyet, deprem, Hazret-i Nuh’un tufanı gibi bir sebeple yok olunca, yenisini kurmak için sıfırdan başlamak gerekir. Bu eski medeniyetleri kuranlara, tanrıların adamları veya UFO demek ne kadar mantıksız ve ilim dışıdır.

UFO
, Unidentified Flying Objects kelimelerinin baş harfleridir. Buna meçhul uçan cisimler denmiştir. Yani, gökyüzünde görülüp de ne olduğu bilinmeyen şeylere bu isim verilmiştir. UFO’lar, uzay gemisi, uçan daireler, uzaydan gelen insanlar zannedildi. Hâlâ da bunlar söyleniyor. Bugünkü tekniğin bunları tespit etmesi zor mu sanki? Amerikan Hava Kuvvetleri bunların ne olduğunu araştırdı. Neticede, dağlarda görünen oval şeylerin, bulutların içindeki buz kristallerinden yansıyan ışık topları olduğu tespit edildi. Ayrıca, bazı savaş uçaklarının uçan daire şeklinde olduğu da bir gerçektir. Süper güçler, teknoloji savaşında yaptığı çalışmaları gizlemek için, gizli çalışmalarını UFO ile kamufle etmeye çalışıyorlar. Şuranın buranın insanları daire şeklinde bir şey görünce, (İşte UFO) diyorlar. 

Konularında uzman 16 bilim adamı, konuyu bilimsel olarak incelemişler, UFO’ların aslı olmadığını bir kez daha ispat etmişler, (Daniken Duruşması) isimli eserlerinde, Daniken’e hak ettiği şamarı vurmuşlardır. Fakat buna rağmen, hâlâ ülkemizde, bilimsel teknolojiye karşı çıkan mutaassıp [bağnaz] kimselerin bulunmasına hayret ediyoruz.

Müslümanlar, gezegenlerde insan veya insan gibi canlı varlık bulunmadığını bildirdiği için, dine karşı olanlar, UFO diye bir yalan uydurdular. Allah’a inanmazlar. Fakat Müslümanların itikadlarını bozmak için birçok tanrının olduğunu söylerler. Bunun için Gök tanrıları veya Tanrıların Arabaları demeleri de inkârcılıklarından ileri gelmektedir. 

Dinsizlerin hilesi çoktur. Hiçbirinin aslı yoktur. Gerçeği öğrenmeli, oyunlarına gelmemeli.

Hediyeleşmek

Sual: Verilen hediyeyi alıp almamanın dinimizdeki yeri nedir?
CEVAP
Hediyeleşmenin önemi büyüktür. Peygamber efendimiz, insanların birbirleriyle ilgilerini kesmemesi ve irtibatlarının kopmaması için hediyeleşmeyi emreder, hediyenin, alanı sağır ve kör ettiğini bildirirdi. Yani hediye sayesinde hediye verenin kötü sözlerini duyamaz, kötü işlerini göremez olur. 

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Müsafeha edin, müsafeha kini, kırgınlığı giderir. Hediyeleşin, çünkü hediye, sevgiyi artırır, düşmanlığı giderir.) [İbni Asakir]

(Hediyeleşin, çünkü hediye, aradaki muhabbeti artırır.)
 [Beyheki]

(Hediyeleşin, çünkü hediye, dostluğu artırır, kini, düşmanlığı giderir.)
[Taberani, Ebu Nuaym]

(Talep etmeden verilen hediyeyi kabul edin!) 
[Hakim]

(İstemeden verileni alın! O, Allahü teâlânın gönderdiği rızktır.)
[Beyheki] 

(Hediyeyi reddeden, Allahü teâlânın verdiğini reddetmiş olur.) 
[Ramuz]

(Davete icabet edin, hediyeyi reddetmeyin!) 
[Buhari]

(Hediye, Allahü teâlânın gönderdiği güzel bir rızktır. Hediyeyi kabul edin ve karşılığında daha güzelini verin!) 
[H.Tirmizi]

(Hediye verene, siz de hediye verin! Eğer verecek bir şey bulamaz iseniz, onun için dua edin ki hediye karşılıksız kalmasın!) 
[Nesai]

Şimdi bazı gayrı meşru işler yaptırmak için hediye adı altında rüşvet veriliyor. Hediye verenin böyle bir art niyeti olmadığı biliniyorsa, verilen hediyeyi geri çevirmek uygun değildir. 

Hazret-i Âişe validemiz, muhtaç bir kadının hediyesini kabul etmeyince Peygamber efendimiz, (O kadın muhtaç olsa da, hediyesini kabul edip ona daha fazla bir şey vermeliydin) buyurdu. Sahabeden bir zat da, verilen hediyeyi kabul etmeyip, (Ya Resulallah, birinden bir şey alanda hayır yokbuyurduğunuz için almadım) deyince, Peygamber efendimiz buyurdu ki: 
(O isteyerek alınan şeylere mahsustur. İstenmeden verileni alınız!)[İ.Malik] 

Verilen hediyede bir art niyet yoksa, mutlaka almalı ve karşılığında az çok bir şey vermelidir!
Bir şey veremeyen kimse ise, hediye verene dua etmelidir! (Bunu bana falanca verdi, Allah ondan razı olsun) demelidir! Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Kime bir iyilik yapılırsa, o iyiliği ansın! İyiliği anmak şükür olur. İyiliği gizleyen nankörlük etmiş olur.) [Ebu Davud]

(İnsanlara teşekkür etmeyen, Allahü teâlâya şükretmemiş olur.)
[Tirmizi]

Hediye, muhakkak bir mal vermekle olmaz. Selam vermek ve faydalı bir şey söylemek de hediye olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Mümini sevindireni Allahü teâlâ sevindirir.) [İbni Mübarek]

(Bir arkadaşın hidayetini artırıcı veya onu tehlikeden kurtarıcı bir söz söylemekten daha iyi hediye olmaz.) 
[Ebu Ya’la]

(Hediyenin en iyisi, hikmetli bir sözü öğrenip birine öğretmektir ki, bu da bir yıl ihlaslı ibadet etmekten daha sevaptır.) 
[İbni Asakir]

(Seferden dönerken, çoluk çocuğunuza yararlı bir taş da olsa, hediye getiriniz.) 
[İ.Asakir] 

(Kim sadaka verirken, sevabını Müslüman ana-babasının ruhuna hediye ederse, verdiği sadakanın sevabı, onların ruhuna gideceği gibi, sevabından hiçbir şey eksilmeden kendine de yazılır.) 
[Taberani]

Bir hadis-i şerifte de, (Arkadaşını seven, sevdiğini ona bildirsin) buyuruldu. (Hakim)
Sevgiyi, hediye ile bildirmek, dili ile bildirmekten daha kolay ve daha önemlidir. Bir arkadaşa, (Seni seviyorum) demek zor olabilir veya yanlış anlaşılabilir. Birisine hediye vermek seni seviyorum demenin bir başka şeklidir.

Hediye, alanın mülkü olur
Sual: Bir arkadaş bana bir miktar İslam Ahlakı kitabı hediye etti. Bunları tanıdıklarına verebilirsin, dağıtabilirsin dedi. Ben bunları dağıtınca sanki sevabın hepsi hediye eden arkadaşa olacak, bize sevap olmayacak sanıyorum, bu düşüncem yanlış mı?
CEVAPÇok yanlış. Bir şey bir kimseye hediye edilince, artık o şey, o kimsenin kendi malı olur. Kendi malını istediği gibi kullanır, satabilir, hediye edebilir. Hatta yaksa bile, hediye verenin sevabı eksilmez. O da birilerine hediye ederse, o da sevap alır. Hediye alan da başkalarına hediye ederse, ona da sevap olur. Ötekilerin sevabından bir şey eksilmez.

Hediye çorapSual:
 Bir arkadaş, (Namazda giymek üzere bu çorabı sana hediye ettim) dedi. Ben o çorabı namazda giymesem, başka zamanlarda giysem haram olur mu?
CEVAPHayır haram olmaz. Hediyesi sahihtir, şartı bâtıldır. O çorabı namazda hiç giymeseniz de, hatta başkasına hediye etseniz de mahzuru olmaz. Yani o mal artık sizindir, istediğiniz gibi kullanabilirsiniz.

Hediyeyi hediye etmekSual:
 Kimisi, (hediye, hediye edilmez) derken; kimisi de, (hediyeyi hediye etmek sünnet) diyor. Hangisi doğrudur?
CEVAPİkisi de doğru değildir. Hediyeyi hediye etmek caizdir. Peygamber efendimiz, kendisine gelen hediyeyi kendisi kullandığı gibi, başkalarına da vermiştir.

Related Posts with Thumbnails